4 ayın sonunda Londra’da yaşamak…


Bahadır’ın uzuuun Amazon sürecinin
ve benim yüksek lisans durumunun sonuçlanması sonunda Haziran başında Londra’ya taşınma işlemini tamamladık. Bahadır benden 6 ay önce Londra’ya taşınmış ve ev, vize, elektrik, su, vergi vb tüm resmi işleri halletmişti. Bana düşen sadece eşyalarımı toplayıp Londra’ya taşınmak oldu. Geldiğimde Oyster kartım, cep telefonu hattım gibi tüm temel ihtiyaçlarım hazırdı bile. Yani muhtemelen görüp görebileceğiniz en kolay yurtdışı taşınmasını gerçekleştirdim diyebilirim.

Eylülün bitişiyle ben de Londra’daki 4. ayımı bitirdim ve bu yazıda Londra’ya nasıl taşınırsınızdan daha çok kendi deneyimlerimden bahsetmek istedim. Ev bulma, vizesi ıvırı zıvırı için şurdaki yazıyı okuyabilirsiniz.

Londra’ya taşınırken bir süre 9–5 düzenli bir işte çalışmama kararı almıştım. Bu nedenle Londra için bol bol vaktim oldu. İlk günleri biraz daha düzenimizi kurma, neyi nerden alırız, sistemleri nasıl çalışıyor sorularını cevaplamakla geçirdim. Turist olmadığınız şehirde hastalandığınızda hangi hastaneye gideceğiniz, halınızı nasıl yıkatacağınız, çilingiri nasıl çağıracağınız gibi çok gündelik problemleriniz oluyor 🙂 Bunlarda da en çekindiğiniz nokta ingilizceniz oluyor.

Dil — Günlük Kullanım

İngilizcesi çok da kötü olmayan biri olarak evet, ingiliz aksanıyla ve günlük dil ile ilgili sıkıntılarım oldu. Aksan kısmında, İngilizlerden daha çok zorlandığım japon, çinli ve çok hızlı konuşmaya alışmış İspanyol arkadaşlarımızdı. Özellikle telefon konuşmalarında bir kat daha zorlaşıyor. İngiliz aksanı, günlük kullanım ve deyimler ilgili de italki.com’dan yerli bir arkadaştan yardım aldım. Bu arada italki’yi yabancı dil geliştirme konusunda tavsiye ederim. Ben ders olarak değil de aksanımı düzeltme, geliştirme ve bazı İngiliz kültürüyle ilgili sorularımı sormak olarak kullandım. Ayrıca yine metrolarda dağıtılan London Evening Standard, Metro gibi daha halk diline yakın gazeteleri de okumamı tavsiye ettiler. Ama tabiki bu probleminiz de kısa zamanla geçiyor, makale gibi konuşmayı bırakıyorsunuz. Aşamadığım tek şey; muhabbet ortasında cevap olarak otomatikman “Aynen!” diye cevap vermem 🙂

Yemek Kültürü — Market Alışverişi

Yemek konusunda yeniliklere çok açık olmadığım için en merak ettiğim konulardan biri de yemek kültürleri ve market alışverişi idi ama korktuğum gibi olmadı, gayet bana uygun bir yemek kültürleri var. Şu ana kadar scone ve Cider favorilerim arasına girdi.

Çok geniş bir yemek kültürleri olmadığı için başka ülkelerin mutfaklarına çok sık rastlıyorsunuz. Özellikle street food marketleri, öğlen yemekleri için şirketlerin önüne açılan food stall’lar ilk günlerde çok ilginç gelmişti. Genel olarak bizim gibi bir öğlen yemeği yerine ayak üstü, sandviç, salata, hızlı atıştırmalık şeyler tercih ediliyor. Marketlerin çoğunda da “food to go” kısımları bulunuyor.

Ben kendi yemeğimi kendim yaparım derseniz de marketlerde herşeyi çok rahatlıkla bulabiliyorsunuz, bizim rastladığımızda Türk marketlerinden aldığımız tek şey; çekirdek. Diğer herşeyi kendi marketlerinden alıyoruz, zaman içinde kullandığınız markaları da deneye-yanıla ayarlıyorsunuz. Çok pahalı olan Londra için market alışverişini uygun buluyorum diyebilirim. Şöyle bir örnekle açıklamak gerekirse, Zone1–3 arası işe gidip gelmek günlük 6.60 £ ve siz bu para ile ~1 kilo kıyma alabiliyorsunuz. Dışarıda yemek konusunda da uygun yerler bulunuyor ama yedikten sonra buna bu para verilmez hissiyatına kapılıyorsunuz, daha kaliteli ve lezzetli yerler için de fiyatlar biraz daha artıyor.

Ulaşım — Bisiklet Hüsranı

Biraz daha yerleştikten sonra artık hayatın içine karışmaya, haftasonlarımız için küçük rotalar oluşturup Londra’yı keşfetmeye başladık. Londra bana göre eskisini koruyamamış, eski ile yeninin birbirinin içine girdiği bir şehir, bir bakıyorsunuz 1800’lerden kalmış harika bir binanın yanında bir gökdelen! Bu çoğunlukla şirketlerin bulunduğu City of London ve etrafı için geçerli tabiki, batı tarafı daha tarzını korumuş durumda. Yine de kırmızı telefon kulübeleri, otobüsleri, siyah taksileri, Victorian tarzı evleri ve tuhaf gelse de kraliyetin izleri ile ayrı bir havası var.

Londra’da gezerken ise metro ile gidemeyeceğiniz yer yok diyebilirim, çok gelişmiş bir raylı sistemleri var. Biraz eski, dar ve bana göre havasız olsalar da özel araca ihtiyaç duymadan şehri gezebiliyorsunuz. Central, Circle gibi bazı hatlar gecikmeleri ile meşhur ama genel olarak hatlar zamanında çalışıyorlar ve evet bence kalabalıklar. Şöyle bir kalabalıktan bahsediyorum; mesela Bank istasyonu iş giriş/çıkış saatlerinde en yoğun istasyonlardan bir tanesi ve çok fazla sıra oluyor. Ama o saatlerde arka arkaya sık çalışan hatlar ile o kalabalığı 3–4 metro ile çok kısa zamanda eritebiliyorlar.

Metro istasyonları çok eski yapılar olduğu için bazılarında yürüyen merdiven, asansör yok ve ilk zamanlarda her durakta söylenen “Mind the gap between the train and the platform” uyarısını yadırgıyorsunuz. Genelde trenle platform arasında baya boşluk ya da yükseklik farkı oluyor. Bu nedenle Londra, engelliler için çok yaşanabilir bir şehir diyemem.

Londra’yla ilgili hayal kırıklarımdan bir tanesi bisiklet kullanımı ile ilgili oldu. Berlin’de geçirdiğimiz 8 gün sonrasında Londra’da da bisikleti o derece rahat kullanabileceğimi düşünmüştüm ama burda bisiklet kullanım oranı daha az ve kaza oranı daha fazla. Bazı metro hatlarına bisiklet ile binememek, saat kısıtlamalarının olması, katlanabilir bisiklet şartı ve yağmur nedeniyle insan çok da kullanmak istemiyor herhalde ama self-service Santander servisi ile günlük bisiklet kiralayıp yolculuk yapanlar da var. Devletin ve şirketlerin de bisiklet kullanımına teşvik etmek için sağladıkları destekler mevcut. Hayal kırıklığı dediğime bakmayın, İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar da fazla kullanılıyor. Ben de kışı atlatıp ve biraz daha sol-sağ olayına alışıp bisiklete geçmeyi planlıyorum.

Sosyo-Kültürel Hayat

Zaman geçtikçe hayatınızdaki rutinleri yeni şehrinizde de yapmak istiyorsunuz, kültürel etkinlikler açısından Londra muazzam aktif. İstemediğiniz kadar tiyatro, müzikal, konser, sergi vb. etkinlikler var ama tek sorun kült olan ve izlemek istediğiniz tiyatro ve müzikalleri güzel bir yerden izleyebilmek için baya bir önceden bilet almanız gerekiyor ve biletler de 40–150£ ortalamasında geziyor. 30 yıldır oynanan Phantom of Opera’ya iyi bir koltuk bulabilmek için Şubat’17 ye kadar baktık diyebiliriz. Son anda karar verip gittiğimiz Wicked müzikali ise, yerimizin köşe olmasına rağmen sahne tasarımları, geçişleri ve içeriğiyle harikaydı.

Burdaki çoğu zamanımı da kütüphaneler ve ortak çalışma alanlarında harcıyorum. Kütüphane olarak da, ortak çalışma alanı olarak da bir sürü seçenek var. British Library, Barbican Centre, The Wash House Cafe, Royal Festival Hall benim en sık gittiklerimden, güneşli bir gün ise parklar da güzel alternatif oluyor.

Londra’da keyifle yaptığım şeylerden bir tanesi de meetuplara katılmak. Türkiye’de de etkinliklere katılan biriydim ama çoğunlukla teknik, mesleki etkinliklere gidiyordum. Burda daha çok mesleki olmayan meetuplara katılıyorum ve çok keyifli vakit geçiriyorum. Aynı kültürden, dinden, meslekten olmadığım insanlarla tanışıp farklı hikayeler dinliyorum. Macaristanlı bir monk, Ukraynalı bir artist, İspanyol bir iş analisti, Kuzey Koreli bir ressam, Fransız bir buket tasarımcısı ile tanışabiliyorsunuz. Biraz daha kabuğunuzdan çıkıp kendinize başka pencereler açıyorsunuz.

Uzun bir yazı oldu ama bunlar da dağınık dağınık kısa Londra notlarım :

  • Londra havası! sürekli yağmur var ve kasvetli bir hava hakim. Şansıma en kötü yazlarından birini geçirmiş Londra bu yaz ve sert bir kış bekleniyormuş. Şortlara, elbiselere hiç gerek kalmadı burda anlayacağınız, yağmurluk rocks!
  • Evet pahalı bir şehir, kira ve ulaşım en büyük masraflarınız oluyor.
  • Bahçe ve çiçeklendirmeye çok özen gösteriyorlar. Çoğu bahçe, balkon bakımlı ve çiçekli. Hatta marketlerde direk canlı çiçek buketleri satılıyor. İnsanlar ekmeğini, sütünü ve çiçeğini alarak akşam evlerine gidiyor. Bu yaz yerleşme telaşından çok yapamadık ama artık bizim de çiçekli bir balkonumuz var.
  • Parklarını, bahçelerini çok etkin ve güzel kullanıyorlar. Haftasonları parklar kitap okuyan, çocuğunu yürüten, maç yapan, güneşlenen insanlarla dolu oluyor. Herkes kendi aleminde zamanını geçiriyor. Holland Park’taki bankların üzerinde burada zaman geçirmiş ve hayatını yitirmiş kişiler için sevdikleri tarafından notlar vardı. Aşkları, anıları, hayatları için… Bütün parkı bunları okuyarak gezdik.
  • Parkları gibi müzelerini ve kiliselerini de çok aktif kullanıyorlar. Mesela; biz müzelerini gezerken, bir ilkokul sınıfının bir heykel önünde ders işlediğini gördük, yine aynı şekilde Victoria&Albert müzesinde bir kodlab düzenleyebiliyorlar. Tüm kiliseler için bu geçerli mi bilmiyorum ama bazı kiliselerde de benzer kültürel-müzikal etkinlikler yapıyor. Bir öğleden sonrasını onların provasını izleyerek geçirebilirsiniz.
  • İngilizler ve barları tabiki. Tüm barlarda yok ama eski bir adet olarak haftanın bazı günleri barda piyano çalıp hep birlikte şarkı söylüyorlar. Biz de tesadüfen Soho’daki Coach & Horses adlı bara gittiğimizde öğrendik. Şarkı sözlerini bilmediğimiz için bir amca önceden sözleri bize söyleyip katılmamız için büyük çaba harcadı 🙂
  • Bir gün posta kutumuzda belediyeden gelen bir zarf vardı, okuduğumda evimizin yakınına bir bina yapılma isteği olduğunu, binanın planına siteden erişebileceğimi, bize gelen yollarda şu tarihler arasında kısıtlama olabileceğini ve bizim için olumsuz olabilecek diğer etkilerden bahsediliyordu. Belediye kararını vermeden önce yorumlarımızı iletmemizi istemişti. Yorumlar çok umurlarında mı, gösteriş için mi yapıyorlar bilmiyorum, henüz tecrübeleyemedim ama bunun sorulması dahi insana kendini değerli hissettiriyor.
  • Bir arkadaşımın burdaki anısı da bizim ne kadar sabırsız ve müsahamasız yaşadığımızı hatırlattı bana. Okullar açıldığı için ulaşım araçlarında küçük küçük öğrenciler görebiliyorsunuz. Bir otobüs dolusu öğrenci okul durağında tek tek inene/binip yerleşene kadar şöför de yolcular da sabırla bekliyor ve arkada trafik oluşmasına rağmen kimsenin sesi çıkmıyor.
  • Taşındığımızdan beri en çok sorulanlardan biri de ırkçılık, size nasıl davranılıyor oluyor. Kişisel olarak böyle bir sorunla karşılaşmadım, zaten çok kısa zamandır burdayız ama Brexit ile birlikte “Make Britain white again”, ”British jobs for British people” başlıklı haberler okuyoruz. Türk olarak farklı hissettiğim tek nokta, tanıştığımız insanların Türkiye’deki olaylardan sonra “İyi misin? Ailen, arkadaşların iyi mi?” diye sormaları. Meetuplarda insanlar diktiği çiçeklerden, okuduğu kitaplardan bahsederken sen Türkiye’de neden darbe yapılmak istendi, gerçekten polis insanların Whatsapp mesajlarını okuyor mu gibi soruları cevaplıyorsun. Ülkenin de maşallahı var seni hiç konusuz bırakmıyor! Şu yazıyı yazarken Dropbox, Google Drive ve Github’ın engellenmesi konuşuluyor mesela.
  • Çok ilginç bana mı denk gelmedi ya da yanlış yerlerde mi geziyorum bilmiyorum ama çizgisiz defter yok 😮 Kareli ya da çizgili defterleri hiç sevmeyen biri olarak çizim defterleri haricinde çizgisiz defter bulamıyorum. Şık çizgisiz defter satan yerler bilen biri varsa beri gelsin.

Son olarak, malum memleketten çekip gitmek en popular konu ülkemizde, yeni taşınan biri olarak memleketi öyle hemen arkanızda bırakamıyorsunuz. Bir haberlere baktığınızda, ailenizle arkadaşlarınızla konuştuğunuzda yine sinirleriniz bozuluyor ama diğer taraftan da hayatta çok başka dertleri olan insanlarla daha pozitif bir güne başladığınız da yadsınamaz bir gerçek…

Yazının orjinal haline medium üzerinden de ulaşabilirsiniz.

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer